Neden Bilimi Reddettim
Bundan yıllar önce şimdi okuma şerefini verdiğiniz ben yazarınız, bir tarafında bendenizin diğer bir tarafında ise tüm akrabalarım ve ailemin olduğu bitmeyecek bir tartışma başlatmıştım. Evrim ile tanışan, "Türlerin Kökeni"ni kurcalayan ve dünyanın karanlığının bilim ile aydınlatılabileceğine kanaat getiren ben buna kendim ve çevremden başlayabileceğimde karar kılmış. Evrimi kabul etmeyen yakınlarıma bunun reddedilemeyeceğini ve bilimsel bir gerçek olduğunu anlatmaya girişmiştim. Zaman içerisinde artık ben bu düşüncemi paylaşma isteğimi yitirsem de bu tartışma ben ve yakınlarım arasında hiç bitmeyen bir meseleye dönüştü. Ancak işin ilginç yanı yıllar geçtikçe tek başıma olduğum safta babamın, annemin, kardeşimin ve hatta bana şiddetle karşı çıkan dayımın bile desteğini kazanmıştım. İslamiyet ve evrim bu insanlara göre iki zıt kavramdı. Maymunumsu canlılardan gelmemiz demek kutsal kitapta yazan hikayelerin tam tersi demekti ve yaratıcının müdahelesini yok saymak, onu reddetmekti. Benim savım ise evrenin yaratılışında bir düzenin ve bilimsel metodolojinin olmasının tanrının yüceliğini daha da arttıracağı ve sınırsız gücü olan yaratıcının buna gücünün yeteceği ve bu mükemmel işleyişi keşfetmenin onun hakikatine ulaşmanın bir yolu olduğu yönündeydi. Doğa yasalarının evreni açıkladığı konusunda kendimden çok emindim. Oysa ben de farkında olmadan doğa yasalarını mutlak bir gerçek gibi kabul ederek tabuya düşmüştüm. Bilim benim için bir din olmuştu. Evrenin muhakkak yasalar ile, matematik ile açıklanabileceğinden çok emindim. Aslında ben ve akrabalarım çok daha temel bir problemi tartışıyorduk. Evren bizim anlayabileceğimiz şekilde modellenebilir miydi? modellenebilirse sebep sonuç ilişkisine dayalı bir evrende tanrıya yer var mıydı?
Biz insanlar hayatlarımızı kabuller üzerinden yaşıyoruz. 100 milyon yıl önceki atalarımızdan günümüze uzanan merak edip, doğayı gözlemlememizden bize gelen bir miras bu. Tahta dediğimizde çıkardığımız sesin işaret ettiği nesnenin kabulü ile, topluma yarar sağlamamız inancının, tanrının düşüncesinin, bilimin gerçekliğinin kabulü ile yaşıyoruz. Bilim. Bilim de bizim için bir kabül aslında. Doğayı gözlemliyoruz. Birtakım oranlar kuruyoruz. Kalemi bin defa bırakıyoruz ve bin defa yere düştüğünü görüyoruz ve yerçekimi vardır diyoruz. 1001'inci defa ne olacağı bilmiyoruz ama varsayıyoruz ve buna inanıyoruz. ama kim demiş ki yerçekimi vardır? kim demiş ki evren modellenebilir. biz sadece gördüğümüzden yola çıkıyoruz. oysa gördüklerimiz duyduklarımız, işittiklerimiz ne kadar güvenilirdir ki? Bir rüyada da duyarız, işitiriz, uçtuğumuzu görürüz. İşin özü bilim yaparken şuna inanmak zorundayız. Evren modellenebilir bir ahenk içerisindedir. ve biz bunu ölçebiliriz. Oysa bu kabülü doğru varsaydığımızda, bilim sebebiyle evrenin içerisinde yer aldığımızı zaruri kıldığımız bizi de bir sebep sonuç ilişkisine bağlıyoruz. Böylece bir kalemin yere düşmesinden bir farkımız, yerçekimi kanunundan taşıdığı bir değerden ayrımımız kalmıyor. Determinizm düşüncesinde seçim yapabilen, ahlak sahibi olabilen insana yer yok. İyiyi isteyen biz bilim yaparken kendimiz ile çelişiyoruz. amacımızı ve değerimizi yok ediyoruz. Hiçbir önemimizin olmadığı düşüncesini kabul ederken iyiyi amaçlayarak kendimiz ile çatışmaya giriyoruz. İki ihtimal var gibi duruyor şimdi karşımızda. ya her şey bir düzen ve sebep sonuç içerisinde mutlak bir determinizm ile gerçekleşiyor. Ki bunun sonucunda bu tartışmayı yapmamızın, ahlaklı olmamızın, yaşamamızın, veya herhangi bir şey yapıyor olmamızın bir önemi değeri yok. bir taşın yerinde durması gibi biz de mutlak bir sebep sonuç içerisinde varoluyoruz. Ya da determinizm yok. biz insanlar olarak evreni gözleyerek muhakkak bir ahenk ve düzen yakalıyoruz ancak bu bizim gözlemlerimizden ibaret olan bir yanılsama. ki bunun sonucunda özgür olmamızdan, ahlaklı bir yaşamdan, hayatımızın değerinden bahsedebiliriz. iki ihtimal aynı anda olamaz. ama ikisinden herhangi birinin gerçek olmasını bilebileceğiz gibi gözükmüyor. ilk ihtimal gerçekse zaten bilmemizin de bir önemi yok. ancak ikinci ihtimal hakikat ise. o zaman ahlaklı yaşamamızın, seçimlerimizin, hayatımızın bir değeri var. ve ikinci ihtimal gerçekse bilime inanarak çok büyük bir yanılgıya düşüyoruz. ilk seçenek doğru ise ve ilk seçeneğe veya ikinci seçeneğe inanırsak hiçbir önemi yok seçimimizin. İkinci seçenek doğru ise ilk seçeneğe inanmak bizi yanlışa götürecek. ve özgür irademiz ile çelişmiş yanlışa düşmüş olacağız. ikinci seçeneğin doğru olduğu takdirde ikinciye inanmak ise bizi doğruya götürecek. Aslında buradaki sonuç çok açık. Kazanma ihtimalimizin olduğu ikinci seçeneğe inanmaktan başka çaremiz yok. ilkine inanmak bizi ya kaybetmeye ya da hiçliğe götürüyor. ancak ikinciye inanmak bizi ya hiçliğe ya da kazanmaya götürüyor. açık bir şekilde ikinciye tutunmak en kazançlısı. çünkü ana sorunun cevabını yani evrenin modellenebilirliğinin cevabını asla veremiyoruz. Bir gün bunun cevabını verirsek işte o zaman yöntem değişecektir. Determinizmi reddetmek ve doğruya ilerleme inancını yitirmemek yapmak zorunda olduğum tek seçimdir. Şimdi yıllar sonra akrabalarıma hak veriyorum. Karşı çıkmaya çalışıp da açıklayamadıkları sorunu anlıyorum. Kendime yer açabilmek için determinizmi reddediyorum.
.
.
.